1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü kutlu olsun!
Bu özel günün adının bize verdiği derin mesajdan hareketle yakıcı bir gerçekliği tartışmak istiyorum.
TÜİK “Bitirilen Eğitim Durumuna Göre Nüfusun Dağılımı ” istatistiklerine göre Türkiye’de 2024 yılında toplam nüfusun %0,5’i doktora derecesine sahipmiş. YÖK ise Aralık 2024’teki bir haberinde doktora mezunu sayısının son yılların en yüksek seviyesine ulaştığını; Türkiye’nin son 10 yılda doktora mezun sayısındaki artış oranı bakımından Avrupa’da ilk sırada yer aldığını açıklamış . TÜİK’in işgücü verileri, eğitim kırılımlarını geniş tuttuğu için doktoralı işsizlerin oranını net biçimde göstermiyor. Ancak doktoralı işsiz olma hali artık bireysel değil, toplumsal bir olguya dönüşmüş durumda.
Resmi verilere göre Türkiye’de her 1000 kişiden yalnızca 5’i doktora derecesine sahip. Bu dar grubun içinde ise işsizlik azımsanmayacak düzeyde. Sosyal bilimciler bu tablonun başını çekiyor. Ancak bu durum bireysel bir başarısızlık öyküsü değil; giderek kolektif hale gelen bir “dert”. Çünkü birçok şey gibi bu da politik nedenlerle şekilleniyor.
Bu kolektif derde YÖK ve TÜBİTAK tarafından üretilen çözüm, projelere yönlendirmek. İlk bakışta rasyonel görünüyor. Sağlanan destekler, kira ve faturalar gibi temel giderleri karşılayabilecek düzeyde. Yani hayatta kalmak mümkün. Ancak yeme-içme, bilimsel üretimi sürdürebilmek için gerekli kaynaklara erişim ya da network ve aidiyet hissi için kongre ve toplantılara katılım gibi ihtiyaçlar bu kapsamın dışında kalıyor. Geriye kalan boşluk kendine yeterek hayatta kalmayı mümkün kılmıyor.
Bu çözümler, doktora öğrencisini veya doktora sonrası araştırmacıyı sistemin içinde tutarken; onu bir bilim insanı olarak değil, sürekli bir “öğrenci” olarak konumlandıran üstenci bir perspektifi yeniden üretiyor. Bu noktada “hoca faktörü” çok belirleyici. Etik ilkelere ve vicdani sorumluluk hissine sahip bir hocayla çalışabilecek kadar şanslıysanız görünürlük, destek ve ortak üretim mümkün. Aksi durumda emeğiniz görünmezleşiyor, sömürülüyor. Kurumlar tarafından bir lütuf gibi “burs” adı altında verilen ödeme, sizi evsiz bırakmıyor belki ama karşılığında sessizlik ve razı olma beklentisi üretiyor. Bir paket makarnayı 3-4 güne bölerek açlık ve sefalet içinde yaşamak, kendi yazdığınız çalışmalarda şanslıysanız ikinci yazar olmak, yani görünmezlik bu düzenin sıradan bir parçasına dönüşüyor.
Herhangi bir kurumda kadronuz varsa saygı görüyorsunuz; yoksa emeğiniz değersizleştiriliyor ve güvencesizliğe itiliyorsunuz. Bu gerçeği süslü cümlelerle yumuşatmanın da bir yolu yok. Zira açlık ve evsizlik gibi olgular, süslü cümlelerle anlatılamayacak şeyler. Üstelik bu güvencesizlik de süreye bağlanmış bir belirsizlik hali. “İş bulana kadar” sistemde tutuluyorsunuz ama o umudun da bir son kullanma tarihi var.
Doktora derecesi akademiyle sınırlı bir istihdam alanı anlamına gelmiyor elbette. Ancak sosyal bilimlerde seçenekler oldukça daralıyor. Özellikle bizim disiplinimizde sınırlar iyice zorlayıcı. Günün sonunda yıllar önce üniversite sınavına hazırlık sürecinde bıraktığınız noktaya geri dönüp KPSS hazırlığına başlıyorsunuz. Yaşınız artık 30’u geçmiş oluyor. Aile baskısı, toplumsal kıyaslamalar ve saire derken gerçekten görünmez olmayı dileyecek noktaya geliyorsunuz. Daha da acısı, bu sürecin size bireysel bir başarısızlık olduğu hissettiriliyor. Oysa bu da diğerleri gibi politik.
İnsan böyle anlarda en çok emeğinden şüphe ediyor. Yılların birikimi, uykusuz geceler, üretilen bilgi… Hepsi bir anda sorgulanır oluyor. Önce “yanlış yolda mıyım?” sorusu geliyor, ardından yabancılaşma. Bu duyguya yalnızlık eşlik ediyor. Ancak ne yanlış yoldayız ne de yalnız. Bu kolektif bir dert ve emeğiniz değersiz değil.
Bugün 1 Mayıs. Gelin bu tabloyu emek perspektifinden okuyalım.
Bu tablo, klasik işsizlik tanımının ötesinde bir duruma işaret ediyor. Karşımızda Guy Standing’in kavramsallaştırdığı “prekarya”nın en eğitimli ve en rafine biçimi duruyor. Doktora derecesine sahip birey artık bir “entelektüel sermaye” değil; sistemin istatistiklerini parlatan ancak sistem dışına itildiğinde maliyeti bireye ve hocasına yüklenen bir “atıl kapasite” olarak konumlandırılıyor. Burada şu üç ana kırılma noktası belirginleşiyor:
1. Emeğin “bursiyerlik” adı altında güvencesiz bırakılması
“Bursiyerlik”, emeğin hukuksal statüsünün askıya alınması anlamına gelmektedir. Doktoralı bir araştırmacı ne öğrencidir ne de tam anlamıyla çalışan. Maaş yerine burs verilerek; kıdem, emeklilik ve sosyal güvence gibi temel haklar sistematik biçimde devre dışı bırakılmaktadır. Bu, açık bir biçimde emeğin sürekli “stajyerlik” durumuna hapsedilmesidir.
2. Kurumsal iflasın “hoca vicdanı” ile yamalanması
Bilimsel üretimin maliyeti giderek bireylere yüklenmektedir. Araştırma giderleri, kongre katılımı, yayın ücretleri gibi bilimsel faaliyet masrafları çoğu zaman akademisyenlerin kendi imkanlarıyla karşılanmaktadır. Etik ve vicdani değerlere sahip hocalar bu noktada kalkan işlevi görürken, aynı zamanda sistemin finansal yükünü de üstlenmekte ve zaten yaptığı işin niteliğini karşılamayan maaşı ile vicdanı arasında kalmaktadır. Böylece yapısal bir sorun, bireysel ilişkilere devredilmekte; kurumsal güvence yerine “şans faktörü” gündeme gelmektedir.
3. Liyakat israfı ve politikasızlık
Doktora mezun sayısındaki artış, bu nitelikli işgücü kamusal süreçlere entegre edilemiyorsa bir başarı değil, kamusal kaynak israfıdır. Liyakat yalnızca sınav puanı değildir; uzmanlık bilgisinin kamusal faydaya dönüştürülmesidir. Bu dönüşüm sağlanmadığı sürece, devlet, kendi yetiştirdiği zihinsel kapasiteyi sistem dışına itmektedir.
Bu tabloda işçi sınıfının uzağında değil, tam merkezinde durmaktayız. Bizler, bilgi üretiminin güvencesizleştiği bir alanda çalışan emekçileriz. Rekabet, kadro savaşları ve görünmez hiyerarşiler bu gerçeği örtse de değiştirmiyor. Güvencesizlik hepimizin ortak paydasıdır.
İçinde bulunduğumuz karanlıktan çıkış yolu, bu derdin politik olduğunu haykırarak, karşı karşıya olduğumuz kamu yönetimi krizini tanımlamaktır.
Bugün 1 Mayıs.
Bilginin metaya indirgenmediği, bilim insanının bir projenin süresine ya da bir hocanın insafına bağlı olmadığı bir düzen talep ediyoruz. Çünkü emek ve bilgi, unvandan ve sistemin biçtiği sıfatlardan çok daha büyüktür.
Emeğimizin, bilgimizin ve onurumuzun liyakatle buluştuğu bir gelecek için yaşasın 1 Mayıs, yaşasın örgütlü dayanışmamız!
Canan BUDAK
