Yoksulluk nafakası, özel hukuk alanına ait teknik bir düzenleme olmanın ötesinde; sosyal devletin evliliğin sonlanmasıyla ortaya çıkan sosyo-ekonomik riskleri nasıl yönettiğiyle ilişkili bir kamu politikası sorunsalıdır. Anayasa Mahkemesi’nin 4 Haziran 2026 tarihinde yoksulluk nafakasının “süresiz” talep edilebilmesine ilişkin düzenlemeyi iptal etmesi, uzun süredir devam eden tartışmaları yeni bir aşamaya taşımıştır.

Kamuoyunda yürütülen tartışmalar, çoğunlukla nafaka yükümlüsü erkeğin ekonomik yüküne ilişkin şikâyetlere odaklanmaktadır. Buna karşılık boşanma sonrasında ekonomik kırılganlıkla karşı karşıya kalan kadınların sosyal korunmasına ilişkin kaygılar da aynı ölçüde önemini korumaktadır. Norm denetimi sonucu iptal kararına konu olan Türk Medeni Kanunu’nun 175. madde hükmü şu şekildedir:

“Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan malî gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir” (4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu, 2001: 175/1).

Antalya 12. Aile Mahkemesinin somut norm denetimi başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi tarafından oy çokluğuyla verilen iptal kararı, yoksulluk nafakası tartışmalarında önemli bir dönüm noktasını oluşturmaktadır. Kararın gerekçesi henüz açıklanmamış olmakla birlikte, iptal hükmünün dokuz ay sonra yürürlüğe girecek olması yeni bir düzenleme yapılması için yasama organına zaman tanımaktadır. Mevcut tartışmalar yalnızca yargı kararının hukuki sonuçlarıyla sınırlı kalmamalı; önümüzdeki dokuz aylık süreçte şekillenecek yeni politika tasarımını, bu sürece katılacak aktörleri ve kurulacak kurumsal mekanizmaları da kapsamalıdır.

Gerekçeli karar henüz yayımlanmamış olsa da Adalet Bakanı Akın Gürlek’in karar öncesinde ve sonrasında yaptığı açıklamalar, hükümetin konuya yaklaşımı ve planlanan düzenlemenin temel çerçevesi hakkında önemli ipuçları sunmaktadır. Nitekim Gürlek, Nisan ayında katıldığı bir televizyon programında nafaka konusunda yürütülen çalışmalara ilişkin şu değerlendirmede bulunmuştur:

“Yani bir düzenleme yapmayı düşünüyoruz. Ama tabii burada bir geniş katılım olması gerekiyor. Kadın derneklerimiz var, işte sosyal derneklerimiz var. Burada hassasiyet gerektiren bir konu. Burada hem kadının hem de erkeğin yararı var. Aynı zamanda yani süresiz nafaka konusu gerçekten bu olmuyor. Yani sonuçta biliyorsunuz kadın bir işe, sigortalı bir işe giremiyor. Erkek de sürekli nafaka ödediğinden dolayı kendine bir hayat çizemiyor. Bu şu an çalışma aşamasında. Çalışıyoruz ama geniş bir katılımcı çevresiyle istişare ederek çalışıyoruz. Yani bunun özellikle kadın derneklerinin de fikirlerinin alınması gerekir. Diğer toplumsal katmanların da fikirlerinin alınması gerekir. Şu an çalıştığımız bir konu” (Gürlek, 2026a, 45:36).

Bu açıklama, hükümetin nafaka meselesini yalnızca hukuki bir düzenleme konusu olarak değil, farklı toplumsal kesimlerin görüşlerinin alınmasını gerektiren kamusal bir sorun olarak değerlendirdiğini göstermektedir. Bununla birlikte açıklama, sorunun mevcut politika söylemi içerisinde nasıl tanımlandığına ilişkin de önemli veriler sunmaktadır. Gürlek’in ifadelerinde nafaka yükümlüsü erkeğin uzun süreli mali sorumluluğu bir “mağduriyet” unsuru olarak öne çıkmaktadır. Anayasa Mahkemesinin iptal kararının hemen ardından yaptığı yazılı açıklama ise bu yaklaşımın yeni düzenleme sürecine nasıl yansıyabileceğine ilişkin daha somut işaretler içermektedir. Gürlek, X hesabından yaptığı paylaşımda şu ifadelere yer vermiştir:

“Boşanma sonrası süreçlerde hem tarafların haklarını koruyacak hem de toplumsal huzuru ve aile kurumunun saygınlığını zedelemeyecek, dengeli ve adil bir modelin inşası öncelikli gündem maddelerimizden biriydi.

Vatandaşlarımızdan gelen yoğun talepler ve sahadaki uygulamalar doğrultusunda, bu konu zaten hazırlıklarına titizlikle katkı sunduğumuz Yargı Paketi’nin en temel konu başlıklarından birini oluşturmaktaydı.

Bu çerçevede Anayasa Mahkemesinin, Türk Medeni Kanunu’ndaki ‘süresiz nafaka’ düzenlemesine ilişkin verdiği iptal kararını adalet ve hakkaniyet ilkeleri adına son derece kıymetli buluyoruz.

AYM’nin tanıdığı yasal süreci de dikkate alarak; bir tarafı ömür boyu adil olmayan bir yükümlülük altında mağdur etmeyen, hakkaniyete uygun yeni yasal düzenlemeyi yüce Meclisimizin takdirine sunacağız.

Cumhurbaşkanımız Sayın @RTErdogan’ın liderliğinde, Türkiye Yüzyılı’nı adaletin ve toplumsal huzurun yüzyılı kılmak adına reform adımlarımızı kararlılıkla sürdüreceğiz.” (Gürlek, 2026b).

Gürlek’in bu açıklamaları birlikte değerlendirildiğinde, yoksulluk nafakasına ilişkin yeni düzenlemenin Anayasa Mahkemesi kararının ardından ortaya çıkan ani bir politika değişikliği olmadığı; aksine uzun süredir hazırlıkları yürütülen daha geniş kapsamlı bir reform gündeminin parçası olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte politika sorununun, nafaka yükümlüsü erkeğin maruz kaldığı uzun süreli ekonomik yük üzerinden kurulan bir “mağduriyet” çerçevesiyle tanımlandığı görülmektedir. Evlilik süreci ve boşanma sonrasında ortaya çıkan ekonomik kırılganlığın toplumsal cinsiyet boyutu; yani kadınların işgücü piyasasındaki konumu, ücretsiz bakım emeği, ekonomik bağımlılık ilişkileri, kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri ise tartışmanın ikincil unsurları hâline gelmektedir.

Oysa yoksulluk nafakası yalnızca iki birey arasındaki mali yükümlülük ilişkisini düzenleyen bir hukuk normu değildir. Aynı zamanda boşanma sonrasında ortaya çıkan ekonomik risklerin kamusal alanda kim tarafından, hangi araçlarla ve hangi ölçüde üstlenileceğine ilişkin bir sosyal politika mekanizmasıdır. Tartışılması gereken temel mesele, nafakanın süresinden ziyade, evlilik süreci ve boşanma sonrasında ortaya çıkan ekonomik kırılganlığın hangi kamu politikaları aracılığıyla yönetileceğidir. Dolayısıyla çözülmesi gereken temel politika sorunu, kadınların yapısal ve süreklilik arz eden ekonomik kırılganlığıdır. Bu politika notu, Anayasa Mahkemesi kararı ile yeni bir boyut kazanan politika sürecini toplumsal cinsiyete duyarlı kamu politikası ve sosyal risk yönetimi perspektifinden değerlendirmeyi amaçlamaktadır.

1. Türkiye’nin Toplumsal Gerçekliği: Evlilik, Bakım Emeği, Boşanma ve Ekonomik Kırılganlık

Yoksulluk nafakasına ilişkin tartışmalar çoğunlukla nafaka süresi etrafında şekillenmektedir. Oysa bu tartışmanın anlamlı bir zemine oturabilmesi için öncelikle boşanma sonrasında ortaya çıkan ekonomik kırılganlığın toplumsal cinsiyet boyutunun görünür kılınması gerekmektedir. Kadınların işgücü piyasasındaki konumu, ücretsiz bakım emeğinin dağılımı, ekonomik bağımlılık ilişkileri ve kadına yönelik şiddet olgusu birlikte değerlendirildiğinde, nafaka mekanizmasının yalnızca bireyler arasındaki mali bir ilişkiyi düzenlemekle kalmadığı; daha geniş bir sosyal koruma işlevi üstlendiği görülmektedir. Dolayısıyla hükümet tercihleri doğrultusunda yapılacak politika değişikliklerinin olası sonuçlarını değerlendirebilmek için öncelikle Türkiye’nin bazı toplumsal gerçekliklerine bakmak gerekmektedir.

1.1. İşgücü Piyasasında Yapısal Bariyerler ve Görünmez Bakım Emeği

TÜİK ve UN Women iş birliğiyle hazırlanan “Türkiye’de İstatistiklerle Kadın: 2025” başlıklı rapor, kadınların işgücü piyasasındaki kırılgan konumunu açıkça ortaya koymaktadır. 15 yaş üzeri nüfusta kadınların işgücüne katılım oranı %36,8, istihdam oranı ise %32,5’tir. İstihdam edilen kadınların %18,3’ünün düşük gelirli yarı zamanlı işlerde çalışıyor olması (TÜİK ve UN Women, 2026) da ekonomik bağımsızlığın önündeki yapısal engellerden biridir.

Bu tablonun arkasındaki temel dinamiklerden biri, bakım hizmetlerinin kamusal bir sorumluluk olmaktan çıkarılarak büyük ölçüde ailelerin omzuna bırakılmasıdır. Veriler, çocuk bakımının kadınların istihdama katılımı önündeki en önemli bariyerlerden biri olduğunu göstermektedir. Hanesinde 3 yaş altı çocuğu bulunan 25-49 yaş arası nüfusta erkeklerin istihdam oranı %90’ın üzerindeyken, kadınların istihdam oranı yalnızca %26,9’dur. Buna karşılık hanesinde 3 yaş altı çocuğu bulunmayan aynı yaş grubundaki kadınlarda istihdam oranı %58,6’ya yükselmektedir. Bu durum, bakım emeğinin toplumsal cinsiyet temelinde ne denli eşitsiz dağıldığını ve kadınların kamusal yaşama katılımını nasıl sınırlandırdığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Nitekim kadınlarda işgücüne dahil olmama nedenleri arasında “ev işleriyle meşguliyet” %35’lik paya sahiptir (TÜİK ve UN Women, 2026).

Ev içi emeğin zaman boyutu incelendiğinde, kadınların maruz kaldığı “zaman yoksulluğu” daha görünür hale gelmektedir. Ücretsiz ev işleri ve bakım faaliyetleri için harcanan zamanın toplam zamana oranı erkeklerde %3,6 iken kadınlarda %17,9’dur. Günlük bazda değerlendirildiğinde kadınlar hane halkı ve aile bakımı için ortalama 4 saat 35 dakika harcarken, erkeklerde bu süre yalnızca 53 dakikadır. Hanedeki iş bölümüne ilişkin veriler de benzer bir tablo ortaya koymaktadır. Yemek yapma %85,4, çamaşır yıkama %85,6 ve çocuk bakımı %94,4 oranında kadınlar tarafından üstlenilmektedir (TÜİK ve UN Women, 2026).

Kendi görüşü alınmadan aile kararıyla evlendirilen kadınların oranının %12,5 olduğu bir toplumsal yapıda (TÜİK ve UN Women, 2026), evlilik kurumu kadınlar açısından yalnızca duygusal ve sosyal bir birliktelik değil, ekonomik sonuçlar üreten bir iş bölümünü de ifade etmektedir. Evlilik süresince kadınlar, hane halkının refahını sürdürmek için ücretsiz bakım emeği sunarken; erkeklerin kariyer gelişimine ve gelir elde etme kapasitesine katkı sağlamaktadır. Buna karşılık evlilik kurumu, kadınların önemli bir kısmının işgücü piyasasıyla bağlarını zayıflatmakta, mesleki deneyim biriktirme ve gelir elde etme fırsatlarını kaybetmelerine neden olmakta, ekonomik bağımsızlıklarını ertelemeleriyle sonuçlanmaktadır. Dolayısıyla boşanma sonrasında ortaya çıkan ekonomik kırılganlık, yalnızca bireysel tercihlerden kaynaklanan bir sonuç değil; evlilik sürecinde toplumsal cinsiyet temelli iş bölümünün ürettiği bir maliyet olarak değerlendirilmelidir.

1.2. Aile İçi Şiddet, Ekonomik Bağımlılık ve Kadın Cinayetleri

Kadının ekonomik bağımlılığı yalnızca maddi bir yoksunluk hali yaratmamakta; aynı zamanda onu aile içi şiddete karşı da daha savunmasız hale getirmektedir. “Türkiye’de İstatistiklerle Kadın: 2025” verileri, aile kurumunun kadınlar açısından sistematik şiddet riskleri üretebilen bir alan olduğunu göstermektedir.

Fiziksel şiddet: Kadınların %56’sı partneri veya eski partneri tarafından fiziksel şiddete maruz kalmaktadır. Herhangi bir aile üyesinden fiziksel şiddet gören kadınların oranı ise %33,8’dir.

Cinsel şiddet: Partner veya eski partner tarafından uygulanan cinsel şiddet oranı %38,3’tür.

Psikolojik şiddet: Partner veya eski partner kaynaklı psikolojik şiddet oranı %42 iken, herhangi bir aile üyesinden psikolojik şiddet gören kadınların oranı %38,9’dur.

Ekonomik şiddet: Kadınların %30,5’i partneri veya eski partneri tarafından ekonomik şiddete maruz bırakılırken, herhangi bir aile üyesinden ekonomik şiddet gören kadınların oranı %66,5’e ulaşmaktadır (TÜİK ve UN Women, 2026).

Özellikle ekonomik şiddetin ulaştığı boyut, boşanma kararı alan kadınların neden ciddi bir yoksullaşma riskiyle karşı karşıya kaldığını göstermektedir. Gelir kaynaklarının sınırlandırılması, çalışma yaşamından uzaklaştırılma ve ekonomik karar alma süreçlerinden dışlanma gibi uygulamalar, kadınların yalnızca evlilik içerisinde değil, boşanma sonrasında da ekonomik kırılganlık yaşamalarına neden olmaktadır. Yoksulluk nafakası ise birçok kadın açısından yaşam standardını yükselten bir araçtan ziyade, yoksullaşmayı sınırlandıran asgari bir sosyal koruma mekanizması işlevi görmektedir.

Şiddet ve ekonomik bağımlılık arasındaki ilişkinin en trajik tezahürü ise kadın cinayetleridir. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu tarafından yayımlanan “Kadın Cinayetleri ve Şüpheli Kadın Ölümleri Veri Raporu”, 2025 yılında 294 kadın cinayeti ve 297 şüpheli kadın ölümü gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. Veriler, kadın cinayetlerinin münferit olaylar değil, toplumsal cinsiyet eşitsizlikleriyle yakından ilişkili yapısal bir sorun olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda öne çıkan üç bulgu bulunmaktadır:

  • Failler ve mekân: Kadın cinayetlerinin %35’i kadının evli olduğu erkek, %11’i ise eskiden evli olduğu erkek tarafından işlenmiştir. Cinayetlerin %61’i evde gerçekleşmiştir.
  • Faillerin gerekçeleri: Kadınların %23’ü boşanmak istemesi, barışmayı veya evlenmeyi reddetmesi gibi kendi yaşamına ilişkin kararlar almak istemesi nedeniyle öldürülmüştür. Kadınların %10’u ise ekonomik gerekçelere dayandırılan bahanelerle katledilmiştir.
  • İstihdam bağlantısı: Katledilen kadınların yalnızca %15’inin çalıştığı, %4’ünün çalışmadığı tespit edilmiş; %81’inin çalışma durumuna ilişkin veriye ulaşılamamıştır. Bu büyük veri boşluğu, şiddete maruz kalan kadınların sosyo-ekonomik durumunu izleme ve değerlendirme konusundaki kurumsal yetersizliğe işaret etmektedir.

Bu veriler birlikte değerlendirildiğinde, boşanmanın birçok kadın açısından yalnızca medeni durum değişikliği anlamına gelmediği anlaşılmaktadır. Boşanma kararı çoğu zaman ekonomik güvencesizlik, bakım sorumluluğu ve şiddet riskiyle iç içe geçen çok boyutlu bir süreçtir. Dolayısıyla boşanma sonrasında ortaya çıkan ekonomik kırılganlığın yalnızca bireysel tercihlerin sonucu olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Aksine bu kırılganlık, işgücü piyasasındaki eşitsizliklerin, bakım emeğinin toplumsal cinsiyete dayalı dağılımının ve aile içi şiddet mekanizmalarının ortaklaşa ürettiği yapısal bir sonuçtur.

1.3. Hukuki Gerçeklik ve Popülist Argümanların Çöküşü

Kamuoyunda “erkeklerin süresiz nafaka mağduriyeti” söylemi etrafında şekillenen popülist argümanların aksine, Türk Medeni Kanunu’nun yoksulluk nafakasına ilişkin düzenlemesi incelendiğinde hükmün cinsiyetsiz olduğu görülmektedir. Kanun koyucu bu hakkı kadınlara, yükümlülüğü ise erkeklere özgü olarak tanımlamamıştır. Bununla birlikte yukarıda ortaya konulan yapısal eşitsizlikler nedeniyle boşanma sonrasında yoksulluğa düşen ve bu hakkı talep etmek zorunda kalan taraf ezici çoğunlukla kadınlardan oluşmaktadır.

Kadın Dayanışma Vakfı tarafından yayımlanan “Yoksulluk Nafakası İzleme Raporu (2024)”, nafaka tartışmaları etrafında üretilen birçok popüler söylemin ampirik gerçeklikle örtüşmediğini göstermektedir. Kamuoyundaki yaygın kanaatin aksine, her boşanma davasında otomatik olarak yoksulluk nafakasına hükmedilmemektedir. Nafaka talebinin kabul edilebilmesi için boşanma, yoksulluğa düşecek olma, talepte bulunma, ağır kusurlu olmama ve nafaka yükümlüsünün mali güce sahip olması koşullarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir (Kadın Dayanışma Vakfı, 2024: 20). Yoksulluk nafakası, belirli şartlar altında talep edilebilen ve mahkeme değerlendirmesine tabi olan istisnai bir hukuki koruma mekanizmasıdır.

Öte yandan Türk Medeni Kanunu’nun 176. maddesi incelendiğinde, kamuoyunda çoğu zaman mutlak ve ömür boyu devam eden bir yükümlülük olarak sunulan “süresiz” nafakanın gerçekte çok sayıda sona erme ve değişiklik mekanizmasına tabi olduğu görülmektedir:

“İrat biçiminde ödenmesine karar verilen maddî tazminat veya nafaka, alacaklı tarafın yeniden evlenmesi ya da taraflardan birinin ölümü hâlinde kendiliğinden kalkar; alacaklı tarafın evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması ya da haysiyetsiz hayat sürmesi hâlinde mahkeme kararıyla kaldırılır.

Tarafların malî durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hâllerde iradın artırılması veya azaltılmasına karar verilebilir” (4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu, 2001: 176/3-4).

Bu madde hükmü, nafaka yükümlülüğünün mutlak ve değişmez bir nitelik taşımadığını göstermektedir. Nafaka alan tarafın yeniden evlenmesi, fiilen evliymiş gibi yaşaması veya yoksulluğunun ortadan kalkması hâlinde nafaka sona ermektedir. Tarafların ekonomik koşullarındaki değişiklikler ise nafakanın artırılmasına, azaltılmasına veya tamamen kaldırılmasına olanak tanımaktadır. Öte yandan “haysiyetsiz hayat sürme” gibi muğlak ifadeler, nafaka alan kadının boşanma sonrasındaki yaşam tarzını ve özel hayatını kamusal denetime açık hâle getirmektedir.

Yoksulluk nafakasının temel koşullarından biri, nafaka yükümlüsünün mali gücünün bulunmasıdır. Nafaka miktarı, mahkemenin araştırma bulguları doğrultusunda hâkimin takdir yetkisi ile belirlenmekte; tarafların ekonomik koşullarındaki değişikliklere bağlı olarak artırılabilmekte, azaltılabilmekte veya tamamen kaldırılabilmektedir (Kadın Dayanışma Vakfı, 2024: 21-22). Bu yönüyle nafaka mekanizması, kamuoyunda sıklıkla iddia edildiği gibi sabit, değiştirilemez ve ömür boyu süren bir yükümlülük değildir.

Adli istatistikler de yoksulluk nafakasının sanıldığından çok daha sınırlı bir uygulama alanına sahip olduğunu göstermektedir. Örneğin 2021 yılında açılan tüm nafaka davaları içerisinde yoksulluk nafakası davalarının oranı yalnızca %11,6’dır. Üstelik bu oran, nafaka bağlanması kadar nafakanın artırılması, azaltılması ve kaldırılmasına ilişkin tüm davaları da kapsamaktadır (Kadın Dayanışma Vakfı, 2024: 30-31).

Kadın Dayanışma Vakfı’nın 16 ilde 155 dava dosyası analizine dayanan araştırması, yoksulluk nafakasına ilişkin toplumsal gerçekliğin kamuoyundaki popüler söylemlerden oldukça farklı olduğunu ortaya koymaktadır.

  1. Şiddetle İç İçe Geçmiş Nafaka Davaları: İncelenen dosyaların %88,4’ünde kadınlar evlilik içerisinde şiddete maruz kaldıklarını beyan etmiştir. Dosyaların %25’inde öldürmeye teşebbüs, evlilik içi tecavüz veya hamilelik sırasında darp gibi ağır suçlara ilişkin ceza soruşturmaları yürütülmektedir. Ayrıca dosyaların %42’sinde 6284 sayılı Kanun kapsamında verilmiş koruma kararları bulunmaktadır (Kadın Dayanışma Vakfı, 2024: 31-33). Bu bulgular, nafaka tartışmalarının çoğu zaman yalnızca mali yükümlülükler üzerinden yürütülmesine karşın, uygulamada nafaka davalarının önemli ölçüde şiddet olgusuyla iç içe geçtiğini göstermektedir.
  2. Derin Gelir Eşitsizliği: İncelenen dosyalarda kadınların %47’sinin hiçbir gelirinin bulunmadığı, %5’inin ise düzensiz ve güvencesiz işlerde çalıştığı tespit edilmiştir. Asgari ücret ve altında gelire sahip olanlarla birlikte değerlendirildiğinde kadınların %65’i mutlak yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Buna karşılık erkeklerin %64’ü asgari ücretin üzerinde gelire sahiptir ve hiçbir geliri olmayan erkeklerin oranı yalnızca %7’dir (Kadın Dayanışma Vakfı, 2024: 35). Bu tablo, boşanma sonrasında tarafların ekonomik koşullarının çoğu zaman eşit olmadığını açık biçimde ortaya koymaktadır.
  3. Çocuk Bakımının Görünmeyen Yükü: İncelenen dosyaların %85,6’sında tarafların müşterek çocukları bulunmaktadır ve kadınlar bu çocuklar için nafaka talep etmektedir (Kadın Dayanışma Vakfı, 2024: 35). Bu bulgu, nafaka taleplerinin yalnızca boşanan eşin geçimiyle ilgili olmadığını; çocuk bakımının ekonomik sonuçlarıyla da ilişkili olduğunu göstermektedir.
  4. Nafaka Taleplerinin Gerçek Kabul Oranları: Araştırma kapsamındaki boşanma dosyalarında kadınların kendileri için talep ettiği tedbir nafakalarının %73’ü, yoksulluk nafakası taleplerinin ise %63’ü kabul edilmiştir (Kadın Dayanışma Vakfı, 2024: 37). [Tedbir nafakası boşanma davası sürecinde ekonomik olarak zor duruma düşecek olan eş ile ergin olmayan müşterek çocukların mağduriyetini önlemek amacıyla hâkim tarafından bağlanan geçici bir nafaka türüdür].
  5. “Geçim Aracı” Değil, Harçlık: İncelenen dava dosyalarında hükmedilen nafaka miktarları, tek başına geçim sağlamaktan oldukça uzaktır. Şöyle ki:

Aylık Nafaka Tutarı

Yoksulluk Nafakası (%) Müşterek Çocuk İçin Tedbir Nafakası (%)

0–500 TL

36

40

501–1000 TL

33 29

1001–1500 TL

14

13

1501 TL ve üzeri 17

18

Toplam 100

100

Raporda enflasyon etkisinden kurtulmak amacıyla 2023 ve 2024 yıllarında karara bağlanan dosyalar ayrıca incelenmiştir. Buna göre ortalama yoksulluk nafakası tutarı 2023’te 1.234,62 TL; 2024 yılının ilk dört ayında ise 3.200 TL olarak hesaplanmıştır. Aynı dönemlerde net asgari ücret sırasıyla 8.506 TL, 11.402 TL ve 17.002 TL’dir (Kadın Dayanışma Vakfı, 2024: 37-40).

Buraya kadar aktarılanlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde, kamuoyunda sıkça dile getirilen “nafakayla çalışmadan ömür boyu rahat yaşam sürme” söylemlerinin olgusal bir karşılığının bulunmadığı görülmektedir. Hükmedilen nafaka miktarları çoğu durumda asgari yaşam standartlarını karşılamaktan dahi uzaktır. Dolayısıyla mevcut durumda yoksulluk nafakası, kamuoyunda iddia edildiği gibi refah sağlayan bir gelir transferi mekanizması değil; boşanma sonrasında ortaya çıkan yapısal yoksullaşmayı sınırlı ölçüde hafifletebilen kırılgan bir sosyal koruma aracıdır.

2. Yeni Düzenleme Açısından Politika Riskleri

Evlilik süreci boyunca ücretsiz bakım emeğinin kadınlar üzerinde yoğunlaşması, kadınların işgücü piyasasıyla kurduğu ilişkinin zayıflaması, ekonomik bağımlılık mekanizmaları, aile içi şiddet ve boşanma sonrasında ortaya çıkan yoksulluk riski birlikte değerlendirildiğinde, nafaka kurumu daha geniş bir sosyal koruma rejiminin parçası olarak anlam kazanmaktadır. Bu nedenle mevcut tartışmanın merkezine yerleştirilen “süresiz” nafaka meselesi, sorunun kendisinden çok sonuçlarından birine işaret etmektedir. Politikanın asıl meselesi ise nafakanın ne kadar süreyle ödeneceği değil; evlilik süreci ve boşanma sonrasında ortaya çıkan ekonomik kırılganlığın hangi kamu politikaları aracılığıyla yönetileceği olmalıdır. Bu noktada yeni düzenleme hazırlıklarının hangi problem tanımı üzerine inşa edildiği ve hangi politika hedeflerini öncelediği kritik önem taşımaktadır.

2.1. Sorunun Yanlış Tanımlanması ve Politika Hedefinin Sapması

Politika başarısı, büyük ölçüde sorunun nasıl tanımlandığına bağlıdır. Zira hangi olgunun “sorun” olarak tanımlandığı; hangi aktörlerin mağdur olarak görüldüğünü, hangi çözüm araçlarının meşru kabul edildiğini ve nihayetinde hangi politika hedeflerinin önceliklendirileceğini belirlemektedir. Yanlış tanımlanan sorunlar, çoğu zaman nedenleri değil sonuçları hedef alan eksik politika müdahalelerine yol açmaktadır.

Yoksulluk nafakasına ilişkin mevcut tartışmalar bu açıdan değerlendirildiğinde, sorunun tanımlanış biçimi ile toplumsal gerçeklik arasında önemli bir uyumsuzluk olduğu görülmektedir. Adalet Bakanı Gürlek’in Anayasa Mahkemesi kararından önce ve sonra yaptığı açıklamalar incelendiğinde, yoksulluk nafakasının öncelikle nafaka yükümlüsü erkeğin maruz kaldığı uzun süreli ekonomik yük ve buna bağlı mağduriyet üzerinden ele alındığı anlaşılmaktadır. Bu bağlamda hükümet tarafından sorun, boşanma sonrasında ortaya çıkan ekonomik kırılganlık değil; “süresiz” nafakanın yarattığı iddia edilen adaletsizlik olarak tanımlanmaktadır.

Oysa nafaka mekanizmasının ortaya çıkmasına neden olan temel sorun nafakanın süresi değildir. Sorunun kaynağı; kadınların işgücü piyasasına eşit koşullarda katılamaması, ücretsiz bakım emeğinin büyük ölçüde kadınlar tarafından üstlenilmesi, evlilik süresince yaşanan kariyer ve gelir kayıpları, ekonomik bağımlılık ilişkileri ve boşanma sonrasında ortaya çıkan yoksulluk riskidir. Daha açık bir ifade ile nafaka, sorunun nedeni değil; daha derinde yer alan yapısal eşitsizliklerin sonuçlarından yalnızca biridir.

Yoksulluk nafakasını sınırlandırılması gereken temel “problem” olarak konumlandırmak, politika tasarımını da sorunun kökeninden uzaklaştırma riski taşımaktadır. Kadınların işgücüne katılımını sınırlayan mekanizmalar, bakım hizmetlerinin yetersizliği, kayıt dışı istihdam, ücret eşitsizlikleri ve ekonomik şiddet gibi yapısal faktörler varlığını sürdürürken, yalnızca nafaka süresine odaklanılması sorunun kendisini değil, görünür sonuçlarından birini hedef almak anlamına gelmektedir. Böyle bir yaklaşım, dönüştürülmesi gereken toplumsal koşulları değiştirmeksizin bu koşulların ürettiği sonuçları yeniden düzenlemeye çalışmaktadır.

Ayrıca mevcut politika söyleminde “mağduriyet” kavramının büyük ölçüde nafaka yükümlüsü erkek üzerinden kurulması, boşanma sonrasında ortaya çıkan toplumsal cinsiyet temelli eşitsizlikleri görünmez hale getirmektedir. Oysa yoksulluk nafakası tartışmalarının merkezinde yer alması gereken soru, nafaka ödemesinin ne zaman sona ereceği değil; “evlilik süreci boyunca ücretsiz bakım emeği nedeniyle ekonomik dezavantaja sürüklenen kadının boşanma sonrasında nasıl korunacağı”dır. Bu soruya yanıt vermeyen bir politika tasarımı, varsayılan mağduriyetleri azaltmayı amaçlarken mevcut eşitsizlikleri derinleştirme riski taşımaktadır.

Sonuç olarak yeni düzenlemeye ilişkin ilk ve en temel risk, sorunun yanlış tanımlanması nedeniyle politika hedefinin sapmasıdır. Eğer politika yapıcılar tarafından çözülmesi gereken mesele “süresiz” nafaka olarak görülürse, ortaya çıkacak düzenleme büyük olasılıkla nafaka yükümlülüğünü sınırlandırmaya odaklanacaktır. Buna karşılık kadınların yapısal yoksulluğu, ekonomik bağımlılık ilişkileri ve boşanma sonrası kırılganlıkları politika gündeminin dışında kalacaktır. Böyle bir durumda yeni düzenleme, mevcut sistemin eksikliklerini gidermek yerine toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin sonuçlarını daha görünmez hale getiren bir müdahaleye dönüşebilecektir.

2.2. Sosyal Koruma Mekanizmasının Zayıflaması Riski

Yoksulluk nafakası yalnızca iki birey arasındaki mali ilişkiyi düzenleyen bir özel hukuk mekanizması değildir. Aynı zamanda boşanma sonrasında ortaya çıkan ekonomik risklerin yönetilmesine katkı sağlayan bir sosyal koruma aracıdır. Nafaka tutarları bu işlevi tek başına yerine getirecek kapasiteye sahip olmasa da özellikle gelir elde etme imkânları sınırlı olan kadınlar açısından belirli bir ekonomik güvence sağlamaktadır. Bu nedenle nafaka sistemine ilişkin yapılacak her değişiklik, aile hukuku perspektifinin yanı sıra sosyal politika ve sosyal koruma perspektifinden de değerlendirilmelidir.

Türkiye’de kadınların işgücüne katılım oranı düşük, kayıt dışı ve güvencesiz çalışma biçimleri yaygındır; ücretsiz bakım emeği ise büyük ölçüde kadınlar tarafından üstlenilmektedir. Bu koşullar altında boşanma sonrasında ortaya çıkan ekonomik riskler de toplumsal cinsiyet açısından eşit dağılmamaktadır. Yoksulluk nafakası tam da bu eşitsizliğin yarattığı sonuçları kısmen telafi etmeyi amaçlayan araçlardan biridir. Dolayısıyla nafaka sisteminin kapsamının daraltılması veya süre bakımından sınırlandırılması, bir hukuki yükümlülüğün yeniden düzenlenmesi değil, mevcut sosyal koruma ağının zayıflatılması anlamına gelebilecektir.

Bu noktada dikkat çekici olan husus, mevcut tartışmaların nafaka yükümlülüğünün süresine odaklanırken, bu yükümlülüğün yerine hangi sosyal koruma mekanizmasının ikame edileceğine ilişkin somut bir politika çerçevesi sunmamasıdır. Daha açık bir ifade ile nafakanın kaldırılması veya sınırlandırılması halinde ortaya çıkacak ekonomik risklerin kim tarafından üstlenileceği belirsizdir. Bu riskler devlet tarafından mı karşılanacaktır? Yerel yönetimler ve sosyal yardım sistemleri yeni sorumluluklar mı üstlenecektir? Kadınların istihdama erişimini kolaylaştıracak yeni destek mekanizmaları mı oluşturulacaktır? Yoksa ekonomik yük doğrudan boşanma sonrasında yoksulluğa düşen kadının omuzlarına mı bırakılacaktır? Bu sorulara verilmiş açık bir yanıt bulunmamaktadır.

Üstelik mevcut veriler, yoksulluk nafakasının kamuoyunda sıklıkla iddia edildiği gibi yüksek tutarlı ve yaşam boyu refah sağlayan bir gelir transferi mekanizması olmadığını göstermektedir. Aksine nafaka miktarları çoğu durumda temel yaşam giderlerini karşılamaktan dahi uzaktır. Buna rağmen tartışmanın odağına nafaka yükümlülüğünün süresi yerleştirilmekte, mevcut sistemin zaten sınırlı olan koruyucu kapasitesi göz ardı edilmektedir.

Boşanma sonrasında ortaya çıkan ekonomik kırılganlık da işsizlik, yaşlılık veya engellilik gibi kamusal müdahale gerektiren bir sosyal risk niteliği taşımaktadır. Ancak mevcut tartışmalar bu riski sosyal politika bağlamından çıkararak bireysel sorumluluk ve bireysel mağduriyet eksenine taşıma eğilimindedir. Böylece yapısal eşitsizliklerden kaynaklanan bir sorun, bireyler arasındaki mali bir uyuşmazlık olarak yeniden çerçevelendirilmektedir.

Sonuç olarak yeni düzenleme sürecine ilişkin ikinci temel risk, mevcut sosyal koruma mekanizmasının zayıflatılmasıdır. Eğer nafaka yükümlülüğü sınırlandırılırken bunun yerine geçecek etkili sosyal politika araçları oluşturulmazsa, ekonomik riskler ortadan kalkmayacak; yalnızca yeniden dağıtılacaktır. Bu durumda boşanma sonrasında yaşanan ekonomik kırılganlığın maliyeti, hâlihazırda işgücü piyasasında dezavantajlı konumda bulunan ve bakım emeğinin yükünü taşıyan kadınların üzerine daha ağır biçimde yüklenecektir. Dolayısıyla tartışılması gereken mesele nafakanın süresinden önce, boşanma sonrası sosyal korumanın hangi araçlarla ve hangi aktörler tarafından sağlanacağıdır.

2.3. Şiddet Döngüsünün Güçlenmesi Riski

Boşanma sonrasında ortaya çıkan ekonomik kırılganlık yalnızca gelir kaybı veya yaşam standartlarının düşmesiyle ilgili bir mesele değildir. Aynı zamanda bireyin şiddet içeren ilişkilerden ayrılabilme kapasitesini doğrudan etkileyen bir faktördür. Yoksulluk nafakasına ilişkin yapılacak düzenlemelerin olası sonuçları değerlendirilirken, ekonomik bağımlılık ile kadına yönelik şiddet arasındaki ilişki de dikkate alınmalıdır.

Türkiye’de kadınlar fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddete yüksek oranlarda maruz kalmaktadır. Benzer şekilde kadın cinayetlerinin önemli bir bölümü, kadınların boşanmak istemesi, ilişkiyi sonlandırması veya kendi yaşamları hakkında bağımsız kararlar almak istemesiyle ilişkilendirilmektedir. Bu durum, evlilik birliğinin her zaman güvenli bir alan olmadığına ve bazı kadınlar açısından boşanmanın yalnızca hukuki bir süreç değil, aynı zamanda yaşamsal bir güvenlik meselesi olduğuna işaret etmektedir.

Ekonomik bağımlılık, şiddetin sürdürülmesini kolaylaştıran en önemli mekanizmalardan biridir. Düzenli bir geliri bulunmayan, işgücü piyasasıyla bağı zayıflamış veya bakım yükümlülükleri nedeniyle çalışma imkânları sınırlanmış kadınlar açısından boşanma kararı ciddi bir ekonomik belirsizlik anlamına gelmektedir. Kuşkusuz yoksulluk nafakası tek başına kadına yönelik şiddet sorununu çözebilecek bir araç değildir. Kadınların şiddetten korunması; etkili hukuki mekanizmaları, güvenli barınma olanaklarını, sosyal hizmetleri, istihdam politikalarını ve ekonomik destek programlarını içeren çok boyutlu bir politika yaklaşımını gerektirmektedir. Bununla birlikte nafaka mekanizması, boşanma sonrasında ortaya çıkabilecek ani gelir kaybını kısmen telafi eden sınırlı sayıdaki araçlardan biridir. Dolayısıyla söz konusu mekanizmanın kapsamının daraltılması veya erişiminin zorlaştırılması, şiddetle mücadele politikalarından bağımsız değerlendirilemez.

Şiddetin yalnızca fiziksel biçimlerde ortaya çıkmadığı da unutulmamalıdır. Ekonomik şiddet; bireyin gelir elde etmesini engelleme, çalışma yaşamına katılımını sınırlandırma veya ekonomik kaynaklar üzerindeki kontrolünü ortadan kaldırma yoluyla işleyen bir tahakküm biçimidir. Kadınların işgücü piyasasındaki dezavantajlı konumu ile ev içindeki bakım yükü birlikte değerlendirildiğinde, boşanma sonrasında ortaya çıkacak ekonomik güvencesizlik riski ekonomik şiddetin etkilerini daha da ağırlaştırabilmektedir. Nafaka tartışmasının yalnızca mali yükümlülükler ekseninde ele alınması, meselenin toplumsal cinsiyet boyutunu görünmez hale getirme riski taşımaktadır.

Sonuç olarak yeni düzenleme sürecine ilişkin üçüncü temel risk, ekonomik bağımlılık ile şiddet arasındaki ilişkinin yeterince dikkate alınmamasıdır. Boşanma sonrasında ortaya çıkan ekonomik güvencelerin zayıflatılması, kadınlar açısından şiddet içeren ilişkilerden ayrılmanın maliyetini yükseltme ve mevcut kırılganlıkları derinleştirme riskini taşımaktadır. Bu bağlamda nafaka sistemine ilişkin her türlü düzenleme, yalnızca aile hukuku ve mali yükümlülükler perspektifinden değil; kadına yönelik şiddetle mücadele ve ekonomik bağımsızlığın güçlendirilmesi gibi toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarıyla birlikte değerlendirilmelidir.

3. Politika Önerileri

Yoksulluk nafakasına ilişkin mevcut tartışmalar büyük ölçüde nafaka yükümlülüğünün süresi etrafında şekillenmektedir. Oysa bu politika notunda ortaya konulduğu üzere, asıl mesele nafakanın kaç yıl devam edeceği değil; evlilik süreci ve boşanma sonrasında ortaya çıkan ekonomik kırılganlığın nasıl yönetileceğidir. Yapılacak düzenlemeler yalnızca nafaka hukukuna odaklanmamalı; sosyal koruma, istihdam ve toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarıyla birlikte ele alınmalıdır.

  1. Yoksulluk nafakasına ilişkin yeni düzenleme tek tip ve otomatik süre sınırlamalarına dayanmamalıdır. Evlilik süresi, yaş, sağlık durumu, bakım yükümlülükleri, işgücü piyasasına erişim imkânları ve tarafların ekonomik koşulları dikkate alınmadan belirlenecek sabit süreler yeni eşitsizlikler yaratabilecektir. Bu nedenle hâkimin somut olayın özelliklerini değerlendirmesine imkân tanıyan takdir yetkisi korunmalıdır.
  2. Boşanma sonrasında ortaya çıkan ekonomik risklerin yalnızca nafaka mekanizması üzerinden yönetilmeye çalışılması sürdürülebilir değildir. Özellikle uzun süre işgücü piyasasından uzak kalmış kadınlara yönelik mesleki eğitim, yeniden istihdama geçiş programları, aktif işgücü politikaları ve sosyal destek mekanizmaları geliştirilmelidir. Tartışmanın merkezindeki soru, nafakanın ne zaman sona ereceği değil; sona erdiğinde bireyin ekonomik olarak nasıl ayakta kalacağı olmalıdır.
  3. Bakım emeğinin kadınlar üzerindeki orantısız yükünü azaltacak sosyal politika araçları güçlendirilmelidir. Yaygın ve erişilebilir kreş hizmetleri, yaşlı ve engelli bakım hizmetleri ile bakım izinlerine ilişkin düzenlemeler kadınların işgücü piyasasına katılımını destekleyecek temel araçlardır. Kadınların ekonomik bağımsızlığını güçlendirmeden nafaka sisteminde yapılacak değişiklikler, sorunun nedenlerini değil sonuçlarını hedef alacaktır.
  4. Nafaka düzenlemeleri kadına yönelik şiddetle mücadele politikalarından bağımsız düşünülmemelidir. Şiddet mağduru kadınların barınma, gelir desteği, hukuki yardım ve istihdam olanaklarına erişimini güçlendirecek bütüncül destek mekanizmaları oluşturulmalıdır. Ekonomik bağımsızlık, bireysel refahın ötesinde, kadınların şiddet içeren ilişkilerden ayrılabilmeleri için gerekli temel güvenlik koşullarından biridir.
  5. Politika formülasyonu süreçlerinde kadınların bilgi ve deneyimleri kurumsal olarak temsil edilmelidir. Yoksulluk nafakasına ilişkin düzenlemeler hazırlanırken kadın örgütlerinin, akademisyenlerin, meslek kuruluşlarının ve ilgili sivil toplum örgütlerinin etkin katılımı sağlanmalıdır. Kadınların yaşamlarını doğrudan etkileyen düzenlemelerin, kadınların deneyim ve bilgi birikimini dışlayan süreçlerde hazırlanması demokratik temsil ve politika etkinliği açısından önemli sakıncalar doğuracaktır.

Son tahlilde sorun, nafakanın süresi değil; kadınların evlilik süreci boyunca ve boşanma sonrasında maruz kaldıkları yapısal ekonomik kırılganlıktır. Dolayısıyla yeni düzenlemenin politika başarısı, boşanma sonrasında ortaya çıkan ekonomik riskleri ne ölçüde azaltabildiğiyle değerlendirilmelidir. Aksi halde yapılacak düzenleme, mevcut sistemin eksikliklerini gidermek yerine toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini yeniden üreten, sonuçlarını daha görünmez hale getiren ve ekonomik maliyetleri kırılgan grupların üzerine yıkan yeni sorunlar yaratacaktır.

Yazar: Doktorant Canan BUDAK
Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi


KAYNAKLAR

4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu. (2001, 8 Aralık). T.C. Resmî Gazete. Sayı: 24607. https://mevzuat.gov.tr/mevzuatmetin/1.5.4721.pdf

Gürlek, A. [abakingurlek]. (2026b, 4 Haziran). Boşanma sonrası süreçlerde hem tarafların haklarını koruyacak hem de toplumsal huzuru ve aile kurumunun saygınlığını zedelemeyecek, dengeli ve adil bir modelin inşası öncelikli gündem maddelerimizden biriydi. [Tweet]. X.  https://x.com/abakingurlek/status/2062458240164561177

TÜİK ve Un Women. (2026). Türkiye’de İstatistiklerle Kadın: 2025.

https://www.tuik.gov.tr/media/announcements/ist_kadin2025.pdf

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu. (2026). 2025 Yılı Kadın Cinayetleri ve Şüpheli Kadın Ölümleri Veri Raporu. https://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/3162/2025-yili-kadin-cinayetleri-ve-supheli-kadin-olumleri-veri-raporu

Kadın Dayanışma Vakfı. (2024). 2024 Yoksulluk Nafakası Araştırması (Sosyo-Hukuki Bir İnceleme). Haz. F. C. Akçabay ve Z. Karaca Boz. https://www.kadindayanismavakfi.org.tr/wp-content/uploads/2024/10/2024-Yoksulluk-Nafakasi-Arastirmasi-uzun-versiyon.pdf

Gürlek, A. (Konuşmacı). (2026a, 21 Nisan). Adalet Bakanı Akın Gürlek, Tarafsız Bölge’de Ahmet Hakan’ın sorularını yanıtladı [Televizyon programı bölümü]. A. Hakan (Yapımcı), Tarafsız Bölge. CNN Türk. https://www.youtube.com/watch?v=BO0CFVIDaLg