Bir 8 Mart daha geride kaldı. Kapitalizmin her şeyi olduğu gibi bu “hak temelli isyan” gününü de nesneleştirmesini geride bıraktığımız için mutluyum. Birkaç kez kullanıldıktan sonra dolaba kaldırılacak elektrikli ev aletlerine ve kurumaya yüz tutan çiçeklere bin selam olsun. Bir ara ev işlerini Marslıların yapacağı söylenmişti ama o konuda henüz bir gelişme yok. Günün sonunda Cordelia Fine’ın “Her başarılı akademisyen erkeğin arkasında bir kadın var ama her başarılı akademisyen kadının arkasında soyulmamış bir patates ve biraz ilgi bekleyen bir çocuk vardır” dediği yerde buluşmaya devam ettiğimize göre şu soruyu sorabilirim: “Kadınlar tarihteki en yüksek eğitim oranlarına ulaşmaya başladı, peki ama tarihte hiç olmadığı kadar eşit miyiz?”

Bu yazıyı hazırlamamda sosyal medyada gördüğüm bir paylaşım etkili oldu. Paylaşımı yapan kişi birkaç istatistik üzerinden “eğitimli kadınlar çağına doğru ilerlediğimizi” söylüyordu. Sesli söyleyince kulağa etkileyici geliyor: EĞİTİMLİ KADINLAR ÇAĞI. Ancak gerçekten öyle olup olmadığını anlamak için istatistikleri toplumsal cinsiyet temelinde sorgulamak gerekiyor. Çünkü istatistikler, onları hangi perspektiften ele aldığınıza bağlı olarak bazen ilerlemeyi değil, eşitsizliğin nasıl biçim değiştirerek sürdüğünü de gösterebilir.

TÜİK ve UN Women ortaklığı ile yayımlanan Türkiye’de İstatistiklerle Kadın – 2025 raporuna göre 25 yaş üzeri nüfusta kadınların %23,6’sı yükseköğretim mezunu; erkeklerde bu oran %26,8. Ancak bu noktadan sonra sahneye çok tanıdık bir oyuncu çıkıyor: cam tavan. 15 yaş ve üzeri nüfusta yükseköğretim mezunu kadınların işsizlik oranı %13,1. 15–24 yaş arası nüfus içinde kadınların %30,1’i ne eğitimde ne istihdamda. Toplam nüfusta kadınların işgücüne katılım oranı %36,8 ve istihdam oranı %32,5. Eğitim arttıkça eşitsizlik azalmıyor çünkü eğitim durumuna göre cinsiyetler arası ücret farkı, eğitim düzeyi arttıkça artıyor ve yükseköğretim düzeyinde %17,4’e ulaşıyor. Yani kadınlar daha fazla eğitim aldıkça eşitliğe değil, eşitsizliğin farklı biçimlerine yaklaşıyor.

Karar alma mekanizmalarına baktığımızda cam tavan çok daha sert. TBMM’de kadın milletvekili oranı %19,9. Kabinede yalnızca bir kadın bakan var ve o da aileden sorumlu. Belediye başkanlarının yalnızca %5,6’sı kadın. Üst ve orta düzey yönetici pozisyonlarında kadınların oranı %21,5. Valilerin yalnızca %4,9’u, kaymakamların ise %5’i kadın. Yani kadınlar eğitim alabiliyor, meslek sahibi olabiliyor, kamusal hayata girebiliyor. Ancak karar alma mekanizmalarına yaklaşıldıkça “görünmez” sınır çizgileri devreye girmeye devam ediyor.

Akademi de bu durumdan istisna bir alan değil. YÖK’ün Kasım 2025’te duyurduğu verilere göre Türkiye’de kadın akademisyen oranı %46,8. İlk bakışta bu tablo eşitliğin sağlandığını düşündürebilir. Ancak cam tavan yine sahnede. Devlet üniversitelerinde kadın rektör oranı %4,7; vakıf üniversitelerinde ise %13,7. Kadın dekanların oranı hakkında güncel bir resmi istatistik yok ancak bazı haber kaynaklarına göre %18-20 dolaylarında.

OECD istatistiklerine göre, Türkiye’de 25-64 yaş arası nüfusta yükseköğretim görmüş kadın ve erkeklerin oranı neredeyse aynı. Yaş aralığı 25-34 olarak daraltıldığında birçok ülkede olduğu gibi kadınların oranı erkeklerden daha yüksek seyretmeye başlamış. Yani genç kuşaklarda kadınlar artık daha fazla eğitim alıyor. Fakat Türkiye’de kadınların eğitim seviyesinin yükselmesi, istihdam göstergelerinde ya da yönetsel basamaklara ilişkin istatistiklerde karşılık bulamıyor. Çünkü bu yükseliş, sistemli bir toplumsal cinsiyet eşitliği politikasının sonucu değil. Sosyolojik bir olgunun, sonuçları istatistiklere yansıyan bir tezahürü ile karşı karşıyayız sadece.

Kadınların eğitim düzeyindeki artışın istihdama yansıyamamasını yalnızca cam tavanla açıklayamayız. Zaten cam tavan da özünde bir neden değil, onu üreten erkek egemen kültürün bir sonucudur. Bu nedenle toplumsal cinsiyetin yalnızca dışlayıcı bir mekanizma olmakla kalmayıp, aynı zamanda alanları da cinsiyetlendiren bir yapı üretmesinden söz etmek istiyorum. Zira toplumsal cinsiyet, biyolojik farklılıklara dayandırılan rollerin toplumsal ilişkiler içinde inşa edildiği; evrensel düzeyde kamusal yaşamın tüm katmanlarını dikey olarak kesen tarihsel bir iktidar ilişkisidir. Üstelik bu iktidar ilişkisini dönüştürmeyi amaçlayan politikalar bile bazen beklenmedik sonuçlar doğurabilir.

Ruanda bu açıdan dikkat çekici bir örnektir. Uzun yıllardır Parlamentolar Arası Birlik (IPU) raporlarında en yüksek kadın parlamenter oranına sahip ülke olan Ruanda’da kadın temsil oranı 2024 seçimlerinde %63,8’e ulaştı. Ancak elbette ülkenin özgün koşulları nedeniyle bu tabloyu yalnızca toplumsal cinsiyetle açıklayamayız. Özellikle 1994’te yaşanan soykırım sonrasında ülkenin demografik yapısında meydana gelen kırılma ve yeniden inşa sürecinde benimsenen kurumsal düzenlemeler de bu yüksek temsil oranının oluşmasında önemli rol oynadı. Öte yandan, bazı araştırmalar ülkede zaman içinde siyasetin erkekler tarafından daha az tercih edilen ve kadınlara terk edilen bir alan haline dönüşmesi riskine de işaret ediyor. “Siyaset kadın işidir” gibi bir toplumsal algının gelişmesinden bahsediyorum. Amacım bu münferit örneği tartışmak değil, şunu hatırlatmak istiyorum: Toplumsal cinsiyet yalnızca kadınları dışlayan bir düzen kurmaz, aynı zamanda cinsiyetlendirilmiş yeni alanlar da üretir.

Nihayetinde cinsiyet, patriarkal toplumsal yaşamın en eski ve yaygın sosyo-politik ayrım eksenidir. Bu nedenle toplumsal cinsiyet eşitsizliği yalnızca hukuki düzenlemelerle çözülebilecek bir mesele değildir. Evet, yasal düzenlemeler gerekli ve önemlidir. Ancak bu düzenlemeler yerleşik kültürel kodları dönüştürmeye yönelik uzun vadeli politika döngüleriyle desteklenmediğinde, toplumsal cinsiyet kendini yeniden üretmenin yeni yollarını bulur.

Bugün Türkiye’de kadınların yükseköğretime erişiminde önemli bir artış yaşıyoruz. Ancak bu artışın kadınların hayatında neyi değiştirdiğini de sormak zorundayız. Kadınların işgücüne katılım oranı hâlâ eşitlikten çok uzak. Yönetim ve karar alma mekanizmalarındaki kadın temsili birçok alanda %33’lük kritik eşiğe yaklaşmış bile değil. Yükseköğretim mezunu kadın oranındaki artış, kadınların toplumsal yaşam deneyimlerinde anlamlı bir farklılık yaratmıyor. Çünkü toplumsal cinsiyet eşitsizliği, yalnızca eğitime erişim meselesi değildir. Aslında hiçbir zaman yalnızca erişim meselesi olmadı. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, cinsiyetlendirilmiş bir ayrım meselesidir.

Bu noktada bir başka olguyu daha hatırlamak gerekiyor, kadın deneyiminin aktarımı. Hayatınızın birçok anında eğitim hakkından mahrum bırakılmış bir kadınla konuşma fırsatınız olmuştur. Hep benzer bir cümle duyarsınız: “Kızımın okumasını istiyorum”. Bu istek yalnızca bireysel bir temenni değildir; kuşaklar boyunca aktarılan bir deneyimin sonucudur. Kadınlar ekonomik özgürlüğün ve kamusal hayata katılımın önemini hem kendi hayatlarından hem de diğer kadınlardan öğrenmişlerdir. Bu nedenle kız çocuklarının eğitimi, birçok kadın için yarım kalmış bir hayatın telafisi değil; başka türlü bir dünyanın ihtimalidir.

Kadınlar okuyor ve okumaya devam edecek. İstatistikler artacak, daha fazla kadın üniversite mezunu olacak, daha fazla kadın doktoralı olacak. Hatta bir noktada kadınların eğitim düzeyi erkeklerden çok daha yüksek hale gelebilir. Ancak bu tek başına eşitliğin sağlandığı anlamına gelmez. Biyolojik farklılıklara dayandırılan roller bir yandan kendini yeniden üretirken bir yandan da yeni biçimlerini yarattığı için toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesi daima güncel bir mücadeledir. Feminist hareketin uzun yıllardır verdiği mücadelenin sonuçları, büyükannelerimize kıyasla bugün bizlerin hayatında çok şey değiştirse de eşitliğe giden yol hâlâ çok uzun. İşte bu yüzden feminist mücadele yalnızca kazanılmış hakların hikâyesi değildir; aynı zamanda henüz kurulmamış bir dünyanın mücadelesidir. Rebecca Solnit, Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar adlı kitabında şöyle söylüyor:

“Çok eski bir şeyi değiştirmek için yola çıktı feminizm hareketi. Çok yaygın, belki dünyanın tüm kültürlerinde, sayısız kurumunda, evlerde, asıl önemlisi her şeyin başladığı ve bittiği yer olan zihinlerimizde derinden kök salmış bir şey bu. Bir kadın bin kilometrelik bir yola çıkıyor, yirmi dakika sonra insanlar daha dokuz yüz doksan dokuz kilometresi kaldığını ve bu gidişle hiçbir yere varamayacağını ilan ediyorlar. Bu zaman alır”.

Toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesi tam da böyle bir yol. Ve bu yol bireysel başarı hikâyeleriyle değil, kolektif dayanışmayla yürünecek bir yol. Eşitlik hiçbir zaman kolay bir hak olmadı ve hiçbir hak mücadelesiz kazanılmadı. Bu nedenle toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarını daha güçlü biçimde gündeme getirmeye, feminist dayanışmaya ve gücümüzü kız kardeşlikten almaya olan ihtiyacımız sıcaklığını koruyor.

Başka türlü bir dünya kendiliğinden kurulmayacak; onu birlikte kuracağız.

Canan BUDAK